Sevgili Kızım

Benim yaşadıklarım sizin hayallerinize sığmaz. Yaşamaya devam bazen hüzün bazen sevinç bazen de tarifi olmayan mutluluklar. En önemlisi ne biliyor musunuz? Ben hâlâ yine benim. Beni tanımak için birilerine sorarsanız herkes beni farklı anlatır.

Yazmak kelimelerin resmidir. düşündüklerimin , hayallerimin, yaşanmış, olayların resmidir.
Benim hayatımı baştan yazmaya gücü yeten tek şey kalemdir.

Benim yerime mezara girmeyeceksiniz o yüzden günahımı ve sevabımı sorgulamayın…

 

Kalemimden...

zamanı yaşa

Dünya dönecek elbetBir amacı varZaman geçecekGeceler gündüz olacakZaman geçsin dünya dönsünBen yaşlanıyorum şikayetim yokGülüp kahkahalar atacağım anlar gelecekBelki canım yanacak

devamını oku »

yoruldum ben

Hayatından şikayetçi olanlardanDerdi olup yokmuş gibi yapanlardanAçken tokmuş gibi yapanlardanGöründüğü gibi olmayanlardanÇözüm üretmeyen insanlardan yorumdum ben hocamDoğruyu yanlışı ayıramayanlardanAt gözlüğü

devamını oku »

ateş ve köz

Ateş olmaz ise çürür gidersinKöz olmak için ateşi beklersinAteş gelirde aşk ile yakar seniKül iken ateşi sende özlersin odun ne

devamını oku »

sensiz bir gece

Bu gece yine sensizlik var Bir yalnızlık ki çöküyor üstüme Denizdeki yakamoz da üşüyordur simdi Benim üşüdüğüm gibi Unutuyorum kendimi

devamını oku »

destan teyze

Destan teyze dinle beni Kızın beni etti deli Sarmaş dolaş yatmak varken Pencereden attı beni Çok tatlı kızın var Benim

devamını oku »

küçük köyde

şu yağan kar mıdıryoldan gelen yar midirben yollarda ıslandımyârim beni kurutursevdik biz sevdalandıkbir hayalde uyandıkküçük şu köydemilletin diline dolandıkher gün

devamını oku »
Cinius Yayınları

Sevgili Kızım

Hangi online satış noktasından sipariş vermek istiyorsanız hemen tıklayın. 

yıllar sonra bugün aşkımı gördüm
sarılıp öpüp de koklayamadım
oturduk karşılıklı bir kahve içtik
dost hane şekilde bir sohbet ettik

şeytan dedi sarıl boynuna
şeytana uymadım kendi aklımca
eski günler geldi aklıma
gözlerim doldu ağlayamadım

Read more

her zaman gibi güzel giyinmişti
güzelliği beni sarhoş etmişti
çok niyetlendim de söyleyemedim
ben seni çok seviyorum diyemedim

yıllar sanki ona hiç uğramamış
sevdiğim güzelliğine güzellik katmış
oda beni seviyormuş unutamamış
sevdiğim yanımdaydı dokunamadım

Instagram'da ...

''GÖZ ODUR Kİ DAĞIN ARKASINI GÖRE, AKIL ODUR Kİ BAŞA GELECEĞİ BİLE..''

akıl, aşk, can, hala var iken gez dünyayı fırsat var iken vücudumun efendisi aklım iken can h Turhan, olmak kolay mı.

her canlı bir gün ölümü tadacaktır

.

Son Yorumlar
son yorumlar

SEVGİLİ KIZIM

Bu hikayeyi yazmak hiç kolay olmadı. Hikaye yaşanmış gerçek bir hikayedir. Sevgili kızım kitabını yazarken yaşanmış her anı yazmayı çok istedim ama izin alamadığım için  her detayı yazamadım. Yine de güzel bir hikaye ortaya çıktı. Siz değerli okuyucuları bu hikayeyi buluşturmak beni sevindirdi.  Aşağıdaki linke tıklayarak  kitabıma ulaşabilirsiniz

https://cinius.shop/writer/can-h-turhan/

Bizler büyüdük. Çocukluğumuz anılarda kaldı. Bir daha yaşanmayacak o yıllar tarihteki yerini alırken hatırladığımız ve sakladığımız resimlerden başka bir şey yok. Bir çoğumuz geçmiş zamanda bazı anlara dönmeyi hayal etmişizdir. Neler feda etmek isterdik o zamanlara dönmeye. Yaşadığımız bu dünyada başımıza gelen birçok olayı kabullendiğimiz gibi o düşlediğimiz günlerin bir daha geri gelmeyeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Çocukken her şey farklıydı. Ağaçlar daha yüksek, renkler daha parlak ve her yeni gün bir öncekinden daha ilginç. Daha da önemlisi, hafızamızda uzun süre kalan bazı şeyler olur hatta bazen sonsuza dek bizimle olurlar ve o hatıraları hiçbir zaman unutamayız. Çocukluk anıları benim hayatında özel bir öneme sahiptir ve hemen hemen herkes tarafından kendi çocukluk anılarına değer verir. Ben büyüdükçe, hayatının en güzel dönemi olan çocukluğunu daha da özledim. Bir çocuğun hayatında büyük hayaller yoktur. Yetişkin hayatının stresinden ve tatsızlığından uzaktır. Yaşam sloganı “ye, iç ve mutlu ol” olarak kalır. Çocukluğun cazibesi unutulamaz. Bu anılar kişinin hayatı üzerinde sonsuz bir etki bırakır.

Aynı benim için de geçerli. Çocukluğumun günlerini hatırladığımda çok seviniyorum; keyifle geçirdiğim keyifli bir dönemdi. Meraların doğal güzelliğinin tadını çıkararak açık tarlalarda özgürce dolaşırdım. Çocukluk günlerimin anıları aklımda hala taze. Zevk dolu o günlerin geri dönmesini dilememe rağmen, bunun geçmişte kaldığını biliyorum.
Çocukluk, hayatımızın bir parçası olduğu için özgürce ve dolu dolu yaşanması gereken bir zamandır, çok güzel, mutluluk dolu, komik sohbetler ve anılar. Hayatın en mutlu anları, bundan zevk aldık çünkü bu hayatın geri gelmeyecek bir parçası ve yetişkinlik ve gençlik yıllarında olduğu gibi zevk alabileceğiniz tek an, büyüyüp yaş ilerledikçe çok fazla yükünüz ve çok meşguliyetiniz olacak Çocukluk, kimsenin kesintiye uğratmayacağı her şeyi yapabildiğiniz, her türlü eğlenceyi yapabildiğiniz, herhangi bir şey yiyebildiğiniz, çalışma yükünün olmadığı hayatınızdaki bir zaman dilimidir

 

 Saklambaç bizim deyimimizle körebe oynamak. Bu oyunun zamanın başlangıcından beri var olmasının bir nedeni var mıdır bilemiyorum. Saklanmak ve bulunmak eğlenceliydi ve aramak da eğlencelidir. Kimsenin sizi bulamadığı bir saklanma noktasını keşfetmeniz de en keyifli eğlencesiydi bu oyunun.

 

Hepimizin çocukluk yıllarında hem iyi hem de kötü anıları mutlaka vardır. Uzun zaman öncesine ve son zamanlara ait anılarınız var. Dahası, bazı anılar zor günleri atlatmamıza yardımcı olur ve iyi günlerde bizi neşelendirir kimin aklından geçmedi ki şimdi o çocukluk yıllarında olmayı keşke o yıllara dönsek o hayatı yeniden yaşasak. Çocukluk yıllarımız tek gösterimlik bir filmdi oynadı ve bitti bugün sadece o filden aklımızda kalanları hatırlayabiliyoruz ve o film bir daha hiç oynamayacak.

 

Çocukluk Anılarımız, hayatımızın sorunsuz bir şekilde sürdürmemize yardımcı olan küçük şeylerdir. Diğer bir deyişle, anılar yeri doldurulamaz ve bizim için çok değerlidir. Hatalarımızdan ders almamıza ve bizi daha iyi hale getirmemize yardımcı olurlar.   Kişinin çocukluk anıları herkes için değerlidir. İçinizdeki çocuğu hayatta tutmaya yardımcı olurlar. Dahası, yetişkin yaşamları arasındaki gülümsememizin de bir nedenidir bazen yaşımız kaç olursa olsun, her birimizin içinde daima bir çocuk vardır lütfen o çocuğa iyi davranın.

Bir çoğumuz çocukluk günlerimizi özleriz. Kimimiz köyde kimimiz kasaba ve büyük şehirlerde büyüdük. Yaş ilerleyip çocukluktan uzaklaşınca arkadaşlarımızdan ayrıldık. Biraz daha büyüdük yirmili yaşlarda yüksek okul ve üniversiteye gidince eş dosttan ayrıldık.  İş sahibi olup evlenip bir yuva kurduk.

 

Artık çocukluğumuzdan bir eser kalmadı. Bazen çocukça davranış ve hareketler yapakta çocuk olmadığımızın çabuk farkına varıyoruz.

 

Bir kuş yuvası gibi dağıldık. Herkes farklı şehirlere gitti. Bazı arkadaşlarınız yurt dışına gitti ve çocukluğunuzdan eser kalmadı. Anılar ve hatıralar dışında.

 

Çocukluğunuzda oynadığınız oyunlar yok artık. Şimdiki çocukların birçoğu eski oyunları hiç bilmezler. Eskiden ebe beyinler çocuklarını aradığında ya okul bahçesinde ya da parkta arardı çocuklarını. Bu günlerde ebe beyinler çocuklarını ararken internet kafelerde arıyor.

 

Köye bir şehirli çocuk geldiğinde hiç canı sıkılmaz. Ben küçükken Kayseri ye gittiğimde parkan başka bir yere gidemezdik. Köyde durum biraz farklıdır. O zamanlar ne kadar değerli olduğunu bilmediğimiz çocukluğumuzun değerini büyüyünce daha iyi anlıyoruz.

 

Eminim şimdi çocuk olmak o eski günlere dönmeyi isteyenler vardır. O günler çocukluğumuz bir daha gelmemek üzere yaşandı ve bitti bir daha o günler yaşanmayacak ama hep hatırlanacak.

 

Neler yapmadık ki çocukluğumuzda. Belki de hatırladıkça gülüyoruz bazı yaptığımız yaramazlıklarımıza. Gülün tabii belki bir daha gülemeyeceğiz.

 

Benim çocukluğum kayserinin Özvatan ilçesi Boğaziçi mahallesinde geçti. Büyük şehir de yaşasaydı ailem nasıl bir çocukluğum olurdu bilemiyorum. Eğer o yıllarda da bu günkü gibiyse büyük şehirlerdeki çocukluk yılları. Çocukluğumu köyde geçirdiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

 

Büyükşehirlerde çocuklar hayvanları sadece hayvanat bahçesinde görürken biz köy çocukları hayvanlarla iç içe büyüdük. Köye gelen şehirli bir çocuk köpekten korkunca gidip köpeğin boğazına sarılıp bir şey yapamaz sana ben tutuyorum diyen çocuklardık.

 

Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi teknoloji yoktu. Her evde bir radyo vardı ama her evde bir televizyon yoktu.

Her mevsim bir başka güzeldi o yıllarda. İlk bahar yaz sonbahar kış her mevsimin oyunları ve eğlencesi farklı farklı olurdu bizim zamanımızda.

 

Ah bir de o bayramlar yok mu ne kadar güzel bayramlardı. Uzaktan akrabalar gelir. Bir şenlik içinde geçerdi ramazan ve kurban bayramları. Büyükler oturup sohbet ederken biz çocuklar oyun oynar eğlenirdik.

 

İnsanın içine sinen, tek bir şey çocukluğu olsa gerek. Ne olsa ne görse ne duysa ne bilse ne yaşasa da insanın içinde hep kalan güzide anılar çocukluğundaki mutluluktur. Engebeli yollardan geçmek, köpek taşlayıp, osuran eşeklere gülmek, kahvaltılarda o müthiş çöreklerin kokusunu içe çekmek, reçelin, pekmezin peynirin turşunun kralını yemek. Komşunun bahçesindeki meyve ağaçlarına dalmak karnımız ağrıyana kadar vişne kiraz yemek. Cevizler olgunlaştığı zaman ceviz de yerdik ama ceviz yediğimiz gün yakalanırdık. Ellerimiz kına yakmış gibi olurdu. Çamur ve toprakla ova ova nerdeyse elimizin derisi yüzülürcesine ellerimizi yıkasak ta eve geldiğimizde birisinin ceviz bahçesine girdiğimiz hemen anlaşılırdı.

Köyde yaşadıysanız mutlaka kazlarla başınız derde girmiştir kazlardan korkmayan çocuk yoktur sanırım. Uçan kaz çizgi filmindeki gibi sevimli falan değilmiş kazlar. Kanatlarını açıp senin üstüne koşarak gelen o kaz düşman başına. Eğer hızlı koşamıyorsan yandın ki ne yandın çünkü anne kazın başlattığı o tıslama sesi ile diğer kazların katılımıyla tam bir tehlike haline geliyorlar. Gurup halinde tıslaya tıslaya üzerine gelen kazlardan kaçmayanınız yoktur.

 

Köylerde yaşayanların nispeten kendi kuralları, gelenek görenekleriyle haşir neşir olmuş, basit bir yaşam tarzına sahip, gelenek ve göreneklerine bağlı küçük topluluklar olarak düğünlerde bayramlarda ve cenazede birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri göz ardı edilmeyecek bir gelenektir.

 

 

 

Benimle beraber yine çocuk olmaya hazırımsınız eğer hazırsanız bu kitap bitene kadar benim köyümde benimle beraber çocuk olmaya gidiyoruz hadi başlayalım.

Benim çocukluğumu yaşamaya başlamadan önce aşağıdaki yaşanmışlıkları bir çoğunuzun yaşadığını umuyorum.

 

 

 

Banyoya girdiğimizde banyo taburesine bir maşrapa sıcak su döker sonra o tabureye otururduk. Tabureye oturunca popomuz üşümesin diye. Tabureye sıcak su döküp oturmak bir tecrübeydi.

 

Elimizden yere düşen ekmeği üç kere öper bir duvarın en yüksek yerine koyardık. Allahtan korkar sevap kazandığımız için sevinirdik.

 

Kışın banyodan çıkınca sobanın yanın da saçlarımızı kuruturduk. Banyodan çıkmadan önce havlumuz sobada ısıtılır ve sıcacık havluya sarılır sobanın yanına gelirdik.

 

Ailenin her ferdi aynı su bardağından su içerdi. Masada bir sürahi ve yanında bir su bardağı olurdu susayan gide o bardakla su içerdi.

 

 

Yaz aylarında avluda leğen içinde annelerimiz bize banyo yaptırırdı. Banyo yaparken banyo çabuk bitsin isterdik. Uslu durmazdık işte o zaman maşrapayı kafamızda yerdik. Bir de azar işitirdik

 

O zamanki beyaz kalıp sabunlar mis gibi kokardı. O zamanlar şampuan falan yoktu kalıp sabun vardı kil ve kalıp sabunla banyo yapardık.

 

 

Kahvehanelerin önünden gazoz kapağı toplar onlarla oynayan çocuklardık.

 

Sabah kahvaltı için fırına gönderilen sıcacık pidenin uçlarını eve gelene kadar yerdik. Sabahın erken saatinde odun ateşinde pişen ekmek mis gibi kokardı.

 

Siyah önlükleri, beyaz yakaları olan, sabahları okulda andımızı bağıra bağıra söyleyen, vatansever çocuklardık biz.

 

Dikilen siyah okul önlüğümüzün artan bezinden dikilen okul çantamız vardı.

Çantasında sayı saymayı öğrenmek için bezden yapılmış fasulye torbası ve içinde fasulye bulunurdu.

 

Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı, hava kararmadan önce eve dönmekti.

 

Kolumuzu ısırarak saat yapardık dişlerimizin izi kalırdı canımız hiç yanmazdı.

 

Kırılan oyuncaklarım için ben hiç ağlamadım çünkü ben çocukken hiç oyuncağım olmadı.

Bir gün oturup çocukluğumu düşündüm. Çocukluğum. Yoksulluk içinde yamalı pantolonlarım vardı kemer yerine uçkur lastikli hatırladığım en eski ayakkabılarım soğuk kuyu ayakkabılardı içi keçeli olanlar lüks sayılırdı.

 

Oyuncağım hiç olmadı benim on yaşlarına geldiğimde kendi oyuncaklarımı kendim yapmaya başladım.

 

Yüzmeyi köyün çeşmelerindeki havutlarda öğrendim çeşmeye su doldurmaya gelen kadınlar bizi kovalamaya başladıklarında köyün dışımdaki çeşmeleri keşfettik arkadaşlarımla.

 

Kendimize biraz güven gelince bahçe sulamak için yapılan havuzlarda yüzmeye giderdik. Yüzmek kelimesini bilmediğimiz o günlerde çimmeye giderdik.

 

Bostan sulamak için yapılan havuzlardan derin olmayan havuzlarda yüzerdik. Derin olan havuzlara girmeye cesaret edemezdik. Derin havuzlara yaşça bizden büyük abiler girerdi biz de onları izlerdik. Zaman geçiyor ve büyüyorduk sonra sapan la tanıştık artık herkesin bir sapanı vardı.

 

 Üç beş kişi bir araya geldik mi köyün dışında bulunan bahçelerin kenarına yapılmış sulama havuzlarına giderdik. Bazen hayal kırıklığı yaşardık havuz boş olurdu birde adama mal sahibine kızardık neden bostanı suladın havuz boşalmış diye havuzu yapmış adam bostanını sulamak için aklımız yetmezdi o zamanlar. Bir zamanlar biz çocuktuk.

 

Okullar tatil olduğunda okulun bahçesi bize kalırdı. Top oynardık vaktimizin çoğunu orada geçirirdik birisi çocuğunu aramaya kalksa hemen okulun bahçesine gelirdi. 

 

Akşam üstü bütün mahallenin çocukları orada bulunurdu. Yaz ayları çok eğlenceli geçer yapacak bir sürü eğlencemiz olurdu bir araya geldiğimizde önce o gün ne yapacağımıza karar verirdik. Yüzmeye gidilecekse hangi havuza gideceğimizi kararlaştırırdık havuz boş olursa b planımız olarak başka bir havuzu b planına alırdık. Köyün dar sokaklarından geçerek köyün dışına çıkardık. Köyden çıkarken hepimiz anne ve babalarımıza görünmemeye özen gösterirdik yoksa izin vermezlerdi köyden dışarı çıkmamıza.

 

 

Köyden çıkınca ilk molamızı verir kimseye yakalanmadan köyden çıktığımıza sevinirdik. Gitmek istediğimiz havuza varmak o kadar basit değildi. Oraya varana kadar bizi kimsenin görmemesi gerekiyordu bizi gören olursa ailelerimize haber veriyor akşam eve varınca da fırçayı yiyorduk.

 

 Havuza yaklaştığımızda sahibinin orada olup olmadığını kontrol ederdik eğer mal sahibi bahçesindeyse bir ağacın altında gitmesini beklerdik bazen çok sürmezdi beklememiz mal sahibi gözden kaybolunca hep birden havuza doğru koşar ilk kim havuza girecek diye yarış yapardık.

 

Havuzda geçerdi vaktimizin çoğu akşam güneş tepelerin üzerine geldiğinde anlardık artık eve dönme zamanının geldiğini ve güle oynaya köyün yolunu tutardık.

 

Ben yüzmeyi köyün çeşmelerinde yosun tutmuş havut ve havuzlarında öğrendim ellisine merdiven dayamış biriyim bu günlerde Türkiye’nin hemen hemen bütün sahillerinde denize girip yüzdüm ben yüzmeyi biliyorum bunu da köyümdeki çocukluğumdaki yosunlu havut ve havuzlara borçluyum yüzme kurslarına gitmedim ve benim bir yüzme hocam da olmadı ama yüzmeyi biliyorum ben.

 

                                 ***

Çocukluğumda okullar kapandığında sadece gezip oyun oynamaz çalışırdık. On ya da on iki yaşlarında bir çocuğun yapabileceği çok şey var köyde ailem benden çalışmamı isterdi yoksa evden çıkmama izin vermezdi.

 

Sabah uyandığımızda kahvaltı hazır olurdu genelde patates kızartması en çok sevdiğim şeydi ve genelde sabahları patates kızartması olurdu çünkü tarlamızda bol yetiştirirdik patatesi. Sabah kahvaltısı bitince iş zamanı gelmiş demekti.

 

Küçük bir eşeğimiz vardı annen semerini hazırlar bir hurç atardı üstüne birde çuval koyardı hurcun gözlerine ince bir sicim de koyar ve sıkıca da tembih ederdi sicimi kaybetme diye sıkı sıkı tembih ederdi. Ve ben yola çıkmadan ban nereye gideceğimi tarif ederdi ve beni tezek toplamaya gönderirdi.

 

Tezek toplamaya gitmenin iki keyifli tarafı vardı gittiğim bölgede bol meyvelerin olması bir de eşeğe binmeyi seviyordum ama dönüşte eşeğe binemiyordum çünkü üzerinde tezek yüklü oluyordu ve ben eşeğin arkasından yürüyerek köye dönmek zorunda kalıyordum.

 

Sabah erkenden yola çıkardım tezek genellikle sığırların öğlen vakti su içmeye geldikleri arazideki çeşmelerin etrafında olurdu ve o çeşmelerin yanında mutlaka kavak Selvi ve söğüt ağaçları olurdu hayvanla öğle molasını orada verir suyunu içer ve dinlenirdi ve dışkısını da oraya bırakırlardı hava sıcak olduğu için bir günde kururdu ben de o tezekleri toplar hurçlara doldurur eve getirirdim.

 

Kışın sobada yakar evin ısınmasını sağlardık. Odunu tarlalarımızdaki kuruyan ağaçları keserdik kışlık odunumuzu öyle temin ederdik. Kömür almak kolay değildi zengin insanlar kömür alırdı sobasında kömür yakardı bizim evde tezek yanardı.

 

Bazen tezek bulmakta sor olurdu başkaları daha erken gider toplardı ben vardığımda tezekler toplanmış birkaç yaş tezekten başka bir şey bulamaz başka mevkilere gider arardım hurçları doldurmam akşamı bulurdu ancak akşam eve dönebilirdim. Bir gün tezek toplamaya giderken sığır çobanı ile karşılaştım ve ona nerede tezek bulabilirim diye sordum oda bana yerini söylerim ama yarın bana iki paket birinci getireceksin dedi. Söz getireceğim dedim sığır çobanı ile anlaşmıştım ona iki paket birinci getiriyor veriyordum oda bana nerde tezek bulabileceğimi söylüyordu. İşe de yarıyordu söylediği yerlerde tezek buluyordum toplayıp eve getiriyordum.

 

Eve gelen tezekleri bir güzel odunlukta istifliyordum kışın o tezekleri yakacak ve soğuktan korunacak evimizi ısıtmak için kullanacaktık. Bazen bizim gibi kömür alamayan komşularımız vardı onların çocukları ile beraber giderdim zaten çoğu arkadaşımdı tezekler toplanırdı sonra vaktimiz olunca bir havuz bulur yüzerdik serinler sonra köye dönerdik tabi ki sapanımız yanımızdan hiç eksik olmazdı.

 

Tezek zamanı biterdi güz ayları geldiğinde güz ekmeği yapılırdı. Bunun için de gazel toplamaya giderdik. İnsanlar bahçelerindeki gazelleri toplamamıza izin verirdi ceviz ağacı olan bahçeler ilk tercihimiz olurdu çünkü gazel çoktu ve fazla gezmemize gerek kalmazdı. Gazel toplarken gazellerin arasından ceviz çıkardı ve ceviz ağacının tepesinde kalan birkaç cevizi de taş atarak düşürür toplardık ve ona sevinirdik ayva ağaçlarının altındaki gazellerin içinden ayvalar çıkardı sapsarı mis gibi kokardı ayvalar dalında kalmış meyveler olurdu ağaçlar yapraklarını dökünce hepsi ortaya çıkar bizde toplardık ve bunları yaparken ağaçlara hiç zarar vermezdik getirdiğimiz gazellerle güz ekmeği yapılırdı.

 

Bir kış boyunca bahar gelene kadar yetecek miktarda yapılan ekmek kiler de depolanır günlük ihtiyaç neyse alınır ve tüketilirdi. Köyde yaşayanlar çok iyi bilir bu ekmeğin lezzetini hele birde sobada ekmeğin bir kısmı gevretilir peynir dürümü yapılıp yanında da turşu oldu mu değmeyin o keyfe. Ben çocukken bunları yaşadım tezek ve gazel topladım o zamanlar her ne kadar istemeyerek te yapsak bu işleri tezek ve gazel toplarken bile bunu keyifli hale getiriyorduk he gidi günler hey ne güzel günlerdi o günler. Şimdi Türkiye’ye izine gittiğimde çocukları görünce o eski günler aklıma geliyor…              

Karlar erimeye başladığı ve koyunların ahırlardan çıkıştığı günler eriyen karların altından akan sular Özvatan’ın her tarafında tepelerin güney kısımlarında karların içinde boy gösterir karçiçekleri. Ve bir de hikayesi vardır.                                 

Yıllar yıllar önce birbirini çok seven iki güzel çiçek varmış. Bunlardan erkek olan, sevgilisini o kadar çok seviyormuş ki, baharda açtıklarında onu diğer çiçeklerden her zaman kıskanıyormuş. Buna daha fazla dayanamayan erkek çiçek, baharda herkesin içinde açmak ve kalabalığın içinde kaybolmak yerine kışın dondurucu soğuğunda açarak, canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş. Yine bahar gelmiş. Tüm çiçekler açmış ve toprağı yedi renge boyamış. Erkek çiçek kışın kurduğu hayallerini anlatmış sevgilisine. Dişi çiçekte sevgilisinin bu fikrini çok beğenmiş ve bir daha ki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya söz vermişler.

Bahar bitmiş yaz geçmiş ve kış gelmiş. Sevgilisine kavuşma hayalleri ile yerinde duramayan erkek çiçek, karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek yeryüzüne çıkmış. Bembeyaz karlar içende o renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış, aramış ama bulamamış. Ümidini yitiren çiçek bir süre sonra boynunu eğmiş ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetmiş. İşte o günden sonra aşkı için kışın dondurucu soğuğuna bile aldırmadan karların içinde açan çiçeğe karçiçeği ona sadık kalmayıp aldatan sevgiliye de HERCAİ denmiş. Hani karçiçeği göğe âşık olurda kaldırır ya başını karların altından, zemheri yüreğim derki; eğer kardelen kadar cesaretin yoksa,

Sakın âşık olma. Bu hikayeyi duydum o günden sonra karçiçeklerini toplamadım ama karçiçekleri nevruz çiçekleri kadar güzeldir.

Kuzula nevruz kuzula.

Nevruz çiçeği çocukluğumuzda bu çiçek çok değerli bir çiçekti ilkbaharın gelip doğa ananın uyanmasıyla dağların güney bölgelerinde çıkan bu çiçeği toplamak biz çocukların bir eğlencesiydi bu senenin ilk nevruzunu bulan çocuk o sene hep ismi anılırdı bu sene ilk nevruzu can buldu diye konusu geçerdi. İlk nevruzu bulan kişi ünlü olurdu ama sırada en güzel nevruzu kim bulacak diye bir rekabet olurdu köyümüzde kış aylarının ardından kar ve soğuk havaların Özvatan ilçesine veda ettiği toprağın uyandığı karların erimesin den sonra doğanın yavaş yavaş canlandığı zamanda ilçemiz Özvatan’ın yüksek tepelerinde baharın müjdecisi renk renk nevruz çiçekleri topraktan çıkar.Mart ayının ortalarında sarı çiğdemler nevruzlar laleler ve biz çocukların çocukluğumuzda en büyük eğlencemiz hafta sonları üç beş arkadaş ellerimize ucu yontulmuş değneklerimizi alır köyün yüksek tepelerine nevruz toplamaya giderdik kökünden sökerdik bazen kökünden sökemezdik o nevruzu da kuzulatır yerdik.

 Nevruz kuzulatma yı merak ediyorsunuz bilmeyenler için anlatayım. Nevruz çiçeğini boyun kısmından kopartıp kopan boyun kısmı yukarı gelecek şekilde iki parmak arasında tutup tuz atar gibi bir sağa bir sola oynatır çiçeğin orta kısmının düşmesini beklerdik bunu yaparken de kuzula nevruz kuzula derdik. Çiçeğin orta kısmı düşünce dik durursa oğlan yan düşerse kız derdik seninki oğlan benimki kız oldu der gülüşürdük. Kan nevruzu nevruzların en güzeliydi onu bulan kişi çok şanslıydı. Bulduğunuz nevruzun karşısında da bir eşi oluyordu. Nevruz toplamaya gittiğimizde bulunan çiğdemlerde ekstra sevinçti bizim için bazen yüksek tepelerden taş yuvarlardık dereye aşağı ve kimin taşı daha uzağa gidecek diye yuvarlanan taşın ardından bakardık. Bazen koyun sürüsüne denk gelirdik ve çoban köpeklerinden korkardık ve çoban köpeklerine görünmemeye özen gösterirdik.Yüksek tepelerde naralar atar yankılanan sesimizi dinlerdik. Tepeleri süsleyen bu güzel çiçek nevruzları toplamak biz çocuklar için bir etkinlikti hoş kokusu ve güzel görüntüsüyle biz çocukları cezbederdi nevruz çiçekleri. Eve getirdiğimiz nevruz çiçeklerini suya koyar solmasını önlemeye çalışırdık zaman geçtikçe hoş kokusu azalır ve solmaya başlayan nevruz çiçekleri yavaş yavaş kurumaya başlayınca soğanlı kök kısmını ya bahçede bir köşeye ya da bir saksının dibine gömerdik seneye tekrar çıkıp çiçek açsın diye ümit ederdik. Solup gitmişti nevruzlar tıpkı çocukluğum gibi zamana yenik düştü.Eve getirdiğimiz nevruz çiçeklerini suya koyar solmasını önlemeye çalışırdık zaman geçtikçe hoş kokusu azalır ve solmaya başlayan nevruz çiçekleri yavaş yavaş kurumaya başlayınca soğanlı kök kısmını ya bahçede bir köşeye ya da bir saksının dibine gömerdik seneye tekrar çıkıp çiçek açsın diye ümit ederdik. Solup gitmişti nevruzlar tıpkı çocukluğum gibi zamana yenik düştü.Eve getirdiğimiz nevruz çiçeklerini suya koyar solmasını önlemeye çalışırdık zaman geçtikçe hoş kokusu azalır ve solmaya başlayan nevruz çiçekleri yavaş yavaş kurumaya başlayınca soğanlı kök kısmını ya bahçede bir köşeye ya da bir saksının dibine gömerdik seneye tekrar çıkıp çiçek açsın diye ümit ederdik. Solup gitmişti nevruzlar tıpkı çocukluğum gibi zamana yenik düştü.

çocukluğum da  her insan gibi hayallerim vardıbazı hayellerim benimle buluştu bazı hayallerim ilk virajda düştüler istediğimiz resmi çizemiyoruz bazen biz mi zamana yeniliyoruz yoksa kendimize mi yeniliyoruz çocukluğum güzeldi….

Çocukluk anılarımdan en güzeli belki de mantar zamanıydı köyde geçen çocukluğumda. Bir aşktı mantar toplamak sonbahar ve ilkbahar ayı mantar toplamak için en doğru zamandı. Toprak altında yağmurlu günün ardından çok hızlı büyüyen mantarı kurtlanmadan toplamak gerekiyordu.

Kuzu göbeği dediğimiz mantar ilk çıkan mantar kar gibi bembeyaz olan bu mantar artık mantar zamanının da habercisiydi. Doğa ana uyanmış her taraf yemyeşil dere tepe gezer hem mantar arar hem de bahar ayının o eşsiz doğa manzaraları beni cezbederdi. Herkesin mantar toplamak için bildiği mevkiler olurdu ilk önce bildiğim mevkileri gezer oralarda arardım mantarı evden cebime koyduğum naylon poşet ilk mantarın bulunmasıyla cebimden çıkardı. Mayıs ayında çayır mantarının çıkmasıyla başlayan mantar biz çocuklar arasında büyük rağbet görürdü. Bazen taşları bile mantar sandığımız bile olurdu   uzaktan gördüğümüzde yanına varana kadar taş olduğunu bilemezdim. Yağmurdan sonra çıktığı için mantar toplamak için güneşli bir gün olması gerekmektedir.Yağmur beklenir yağmurlar bitince güneşli ilk gün hepimiz mantar toplamaya bildiğimiz bellek dediğimiz yerlere gider akşam olunca keyifle eve dönerken bulduğumuz iri büyük mantarları en üste koyardık. Köye yaklaşınca yoldakiler mantarı görmek isterlerdi bakınca da büyük mantarlar görünürdü. Genelde köyün girişinden eve varana kadar kimseye görünmemeye çalışırdım. Mantarı görenler isterdi ben de kıramaz verirdim eve varana kadar mantarım azalırdı. Mantar zamanı bittiğinde havalar ısınmaya başlardı artık yaz mevsimi kendini iyice hissettir.Mantarı görenler isterdi ben de kıramaz verirdim eve varana kadar mantarım azalırdı. Mantar zamanı bittiğinde havalar ısınmaya başlardı artık yaz mevsimi kendini iyice hissettir.Mantarı görenler isterdi ben de kıramaz verirdim eve varana kadar mantarım azalırdı.Mantar zamanı bittiğinde havalar ısınmaya başlardı artık yaz mevsimi kendini iyice hissettir.

   

 Doğa Özvatan da uyanırken Görüntüsüyle Büyüleyen Bahar Çiçeklerinden biri de çiğdem çiçekleriydi. Soğuk kış günleri boyunca toprağın altında sabırsızlıkla baharı bekleyen tohumlar, nihayetinde güneşin yüzünü göstermesiyle yavaştan toprağın altından çıkmaya başlar. Isınan havaların beraberinde canlanan doğa, evrene; yemyeşil çimenler, rengârenk çiçekler ve meyve dolu ağaçlarla ilkbaharın geldiğini müjdeliyor. Eşsiz kokuları ve birbirinden güzel renkleri ile bahar çiçeklerinin bir tanesi de çiğdem çiçekleriydi renkleri ve kokusuyla bizi cezbeden bu çiğdem çiçekleri çocukluğumda yaşadığım en güzel zamanların o baharın gelmesiyle bize de ayrıca neşe getirirdi. O zamanlar bu çiğdem çiçeklerini toplardık zaman geçip çiçekler solmaya başlayınca da soğan köklerini yerdik ve çok lezzetli gelirdi bize. Baharın tazeliğini üzerinde taşıyan ve kokusuyla herkesi büyüleyen bu çiçekleri koklamak en büyük mutluluğumdu.  Çiğdem toplamak için dağlara gittiğimizde bize keyif veren başka şeyler de vardı.

 

 Komşular tavuklarının kaybolduğunu bunu bir tilkinin yaptığını söylerlerdi ben tilkiyi resimlerden tanırdım işte o tepelerde gezerken birden önümüze çıkan tilki olurdu birçok defa tilkilerle karşılaştığımız zaman olmuştu. İlk defa bir tilkiyi yakından görmek çok heyecanlı. Büyük şehirde yaşayan çocuklar hayvanat bahçesine gidip hayvanları görme şansı varken biz köy çocukları dağlarda gördük birçok hayvanı.  Köyde çocukluk güzeldi.

Ekim ve kasım ayları yine evden çantalarımızı hazırlayıp dağların yolunu tutarız biz köy çocukları.  İlk zamanlar dağlara giderken yanımıza bir şey almazdık. Birkaç defa o tepelerde acıkır eve dönmek zorunda kalırdık çocukluk işte sonraları yanımızda ekmek götürmeye başladık biz buna köyde azık deriz. Arkadaşlarla karar verirdik yarın dağa gidilecek ve geyik elması toplayacağız herkes azığını getirsin.   Çantamıza koyardık azığımızı ve giderdik dağlar a sabahın erken saatlerinde. Benim azığımda genelde bahçemizden aldığım soğan domates evden aldığım çömlek peyniri olurdu ekmek olarak yufka alırdım. Bir çeşmenin başına oturur herkes çantasından azığını çıkarır keyifle yerdik inanın o çeşmelerin başında yediğimiz yemekleri şimdi çok özlüyorum. Karnımız doyduktan sonra buz gibi çeşmeden su içerdik dünyalar bizim olurdu.

 biz köy çocukları siyah önlüklerle hafta sonu geldiğinde okul hafta sonu tatiline girerken istiklal marşını gür bir sesle okurduk. Cumartesi ve pazar günü tatil bizim için bir ödüldü. Cuma günü ev ödevimizi yapardık ki cumartesi ve pazar günü bol bol dağlarda ve tepelerde rahat gezelim diye. Zamana göre biz çocuklar köyde mutlaka kendimize bir uğraş bulur yapardık. Bunlardan biride alıç zamanı geldiğinde alıç toplamaya giderdik.

Hazırlanır ve sabah erkenden yola çıkar o tepe senin bu tepe benim güle oynaya zamanımız yollarda geçerdi.

alıç ağaçlarını uzaktan tanırdık yanına vardığımızda bazen bizden önce gelenler toplamış olurdu dalında kalan bir kaç alıcı olduğu yerde yer başka bir ağaç aramaya başlardık. Zaten nerde alıç ağacı var hepsinin yerini bilirdik. Sarı alıç en favori olanıydı sarı alıç ağacı fazla yoktu.  O gün akşama kadar gezer çantalarımızı alıçla doldurur eve mutlu bir şekilde dönerdik. O gün alıç toplarken tadına doyamadığımız o kadar çok alıç yerdik ki karnımız ağrırdı. Eylül ekim ve kasım ayı alıç zamanıydı   ve alıç olgunlaşıp yenilecek kıvama geldiğinde toplanmaya başlanan alıç ekim ayı ortalarında azalır köye yakın olan alıç ağaçlarında alıçlar toplanmış olurdu. Alıç toplamak için daha uzaklara gitmek gerekirdi. Biz de daha uzaklara gider oradan toplardık alıçları Meyveleri esmer kırmızı, kırmızı ya da sarı renklidir. Alıcın kokusu oldukça güzeldir. Alıç meyvesi antioksidan özellikteki flavonoidler ve vitaminler (özellikle C vitamini) yönünden zengin bir meyvedir. Bu sayede bağışıklık sistemini güçlendirir, kansere yakalanma riskini azaltır ve yaşlanmayı geciktirir.

 

Kalp hastalıklarından, damar sertliğinden korunmaya yardımcı olur, kalp sağlığının gelişmesinde rol oynar.

 

Yapılan çalışmalara göre flavonoidlerin yağ ve insülin metabolizmasında düzenleyici rol oynadığı, tansiyonu düşürdüğü ve kalp hastalıklarını önlediği belirtilmiştir.

Alıç, zengin flavonoid yapısıyla koroner damarları genişleterek, kan dolaşımının daha rahat olmasını sağlar. Bu da kalp kasına daha fazla oksijen sağlanmasına yardımcı olur, kalp üzerindeki yükü hafifletir, kalp atışlarını düzenler ve kalp krizi riskini azaltır.

 

Yine yapılan çalışma ve deneylere göre içeriğinde bulunan “quercetin’’ adlı antioksidan madde ile damar sertliğinin önlenmesi ve tedavisinde önemli rol alır. Alıcın spazmları giderici, idrar söktürücü ve sakinleştirici özelliği vardır. 100 gram alıç yaklaşık 100 kaloridir.

Artık büyüdük köye her gittiğimde eğer yine alıç mevsimine denk gelirsem yine gidip topluyorum. Yeni nesil çocuklar artık köyden dışarı çıkmıyor teknolojiye yenik düşmüş çocuklar için üzülüyorum.

Yine bir ekim ayında alıç toplayacağım günü sabırla bekliyorum.

          *****

Her zaman farklı uğraşlar ve etkinlik mahalle çocukları olarak yaptığımız ve zevk aldığımız bir eğlence de köyümüzün yakınından geçen Kızılırmak nehrine gidip balık tutmak olurdu. Bulduğumuz birkaç olta ve bir top misina ile balık tutmaya giderdik. Misinayı oltaya bağlar belirli bir uzunlukta misinayı keserdik onu da bir dal parçasına sarardık kurşun yerine taş bağlardık ağırlık olarak ve herkesin bir oltası olurdu. Hazırlığımızı yapar dereden topladığımız solucanları yem olarak kullanırdık. İlk zamanlar hep elimiz boş döner balık tutamazdık. Ama balık tutamadığımız için üzülmezdik. Köyden gizlice çıkar kimseye görünmeden Kızılırmak kenarına varırdık.

Kızılırmak nehrini uzaktan görmek bile bizi heyecanlandırırdı.

 Yıllar öncesine gidelim. 1985 yılından sonra artık yavaş yavaş posta kutularımızda mektup haricinde faturalar görmeye başladığımız yıllardı. En son kimden mektup aldınız desem birçok kişi belki de hayatında hiç mektup almamıştır bile buna eminim.  Eskiden köyde gezen postacıyı gördüğümüz zaman tanıdığımız mahalle sakinlerinin mektubunu sorardık postacı bizleri kırmaz ve bakardı zarflara eğer sorduğumuz kişinin mektubu varsa hemen o kişinin evine koşar Melahat teyze mektubun var müjdemi isterim der müjdelerdik. Melahat abla ya bozuk para verir bozuk parası yoksa yumurta verir biz çocukları sevindirir di. Ne zaman postacıyı görsek aynı şeyi yapardık. O zamanlar telgraf vardı ve üç bölüme ayrılırdı normal acele yıldırım diye sınıflandırılmıştı. Gurbette yaşayanlara doğum haberleri hep telgrafla müjdelenirdi.Mahallemizde bir teyze vardı oğlu Almanya’da çalışıyor köye yıllardır gelmiyordu. Annesi okuma yazma bilmediği için gelen mektuplarını hep bana okuturdu. Yanında getirdiği kâğıt ve zarf olurdu mektubu okuduktan sonra bana gelen mektubun cevabını yazdırırdı. Hasret özlem ve sevgi dolu cümleler söylerdi onun söylediklerini ben aynısını yazar zara koyar özenle zarfı yapıştırır üzerinde gönderenin ve alıcının adresini yazardım. Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Annesi okuma yazma bilmediği için gelen mektuplarını hep bana okuturdu. Yanında getirdiği kâğıt ve zarf olurdu mektubu okuduktan sonra bana gelen mektubun cevabını yazdırırdı. Hasret özlem ve sevgi dolu cümleler söylerdi onun söylediklerini ben aynısını yazar zara koyar özenle zarfı yapıştırır üzerinde gönderenin ve alıcının adresini yazardım. Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Annesi okuma yazma bilmediği için gelen mektuplarını hep bana okuturdu. Yanında getirdiği kâğıt ve zarf olurdu mektubu okuduktan sonra bana gelen mektubun cevabını yazdırırdı. Hasret özlem ve sevgi dolu cümleler söylerdi onun söylediklerini ben aynısını yazar zara koyar özenle zarfı yapıştırır üzerinde gönderenin ve alıcının adresini yazardım. Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Yanında getirdiği kâğıt ve zarf olurdu mektubu okuduktan sonra bana gelen mektubun cevabını yazdırırdı. Hasret özlem ve sevgi dolu cümleler söylerdi onun söylediklerini ben aynısını yazar zara koyar özenle zarfı yapıştırır üzerinde gönderenin ve alıcının adresini yazardım. Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Yanında getirdiği kâğıt ve zarf olurdu mektubu okuduktan sonra bana gelen mektubun cevabını yazdırırdı. Hasret özlem ve sevgi dolu cümleler söylerdi onun söylediklerini ben aynısını yazar zara koyar özenle zarfı yapıştırır üzerinde gönderenin ve alıcının adresini yazardım. Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  Bana harçlık verirdi bende mutlu olurdum.  Delikanlı gençlik yıllarında sevdiğimiz kızlara mektup yazıp mektuplaştık. Yazdığımız mektupları ya belirli bir taşın altına koyardık ya bir duvar deliğine oralar gizli posta kutularımızdı. Artık kimse kimseye mektup yazmıyor. Birisine yazdığı mektubun cevabını beklemek ayrı bir heyecandı. O heyecanı şimdi kimse yaşamıyor.  

        *****

Buz tutmuş ara sokaklar ve biz köy çocuklarının eğlencesi. Kızak kaymak. Kış geldiğinde lapa lapa kar yağdığı için köyde en çok sevinen biz çocuklardık.  Odunlukta sakladığımız kızaklarımızı çoktan hazırlamış ve karda yağdığına göre nasıl sevinmezdik ki.  Elbette okula gittiğimiz için hafta sonunu bekler dik.

Her taraf bembeyaz karlar içinde kalmış köy bir başka güzellik kazanır dam ve çatıların kenarına dizilmiş sarkan buzları kartopu ile düşürmek çok keyifli bir eğlence olurdu biz köy çocukları için.

Meyilli ara sokaklardaki karı ayaklarımızla düzeltir sertleşmesini sağlardık. Sertleşen kar soğukta buz olur biz de kızaklarımızla orada kayardık. O sokakta oturanlar bizi kovalayana kadar eğlenirdik. Bizi neden kovalardı sokak sakinleri biliyor musunuz o sokak ta yürümek zorlaşırdı zaten yokuş olan sokakta biz kızak kaya kaya sertleşir kalın bir buz tabakası olurdu. O sokakta yaşayanlar evlerine giderken zorlanır ayakları kayar düşmemek için mücadele ederlerdi.

Köy de evlerde ısınmak için soba kullanılır. Sobayı belirli aralıklarla külünü temizlemek gerekir sokak sakinleri her sobanın külünü temizlediklerinde o külü kızak kaydığımız güzergaha dökerler. Kül döktükleri yerde yürümek daha kolay olur bu sokak sakinleri için iyi bir şeydi. Sokakta yürürken düşme tehlikesi ortadan kalkar rahat rahat yürürlerdi. Sokak sakinleri için sokağa kül dökmeleri onlar için iyi ama biz çocuklar için kötüydü kül dökülen yerde artık kızak kaymak imkansızdı. Biz de gider başka bir sokak bulur orada kayardık.

 

Herkesin kızağı olmazdı bazı arkadaşlar çamaşır leğeni getirir içine minder koyar öyle kayardı. Kızak muşamba çamaşır leğeni kaymak için en ideal araçlarımızdı. Bazı arkadaşlarımız ayakta ayakkabılarının üzerinde kayardı bunu herkes beceremezdi ayakkabısı üzerinde kayan arkadaşlar yetenekli kişilerdi.

 

 

Birçok sokaktan kovduklarında ve yola kül döktüklerinde köy içinde kayacak yer bulamazdık. Köyün dışında meyilli patika yolları kullanır oralarda kaymaya giderdik. Kızaklarımızla arka arkaya dizilir öndeki bir arkadaşının ayaklarını koltukaltına alır hep birlikte kayardık. Çok eğlenceli bir etkinlik ve bir kış boyunca biz çocuklar kızak kaymanın keyfini çıkarırdık.

Yağmurlar yağıp karlar erimeye başladığı zaman kızaklarımızı yine gelecek sene kullanmak için odunluğun bir köşesine özenle yerleştirirdik gelecek kış tekrar kullanmak için.

 

Köyde evlerin damlarına çıkmak için ağaç merdivenler olur. Genelde o merdivenler evin damına dayalı ya da duvar dibine konur. Bazen kahveler gece on ikide kapandıktan sonra yetişkin asker çağına gelmiş gençler olarak her hangi bir evin yanından ağaç merdiveni gizlice alır o merdiveni kızak olarak kullanırdık.

 Merdivenin üzerine sekiz bazen daha fazla kişi oturur onunla kızak kayardık gece vakti taki polis gelene kadar. Özledik o günleri keşke birkaç çocukluk arkadaşımla yine bir kış vakti köyde karşılaşsak da o eski günlerdeki gibi kızak kaysak. Çok özledim köydeki çocukluğumu o günleri bir daha yaşamayacağız. Ama o eski günler gibi yine birkaç arkadaşla bir kış vakti buluşup o günler gibi eğlenmeyi çok isterim.

 

Kendi topacımızı kendimiz yapar ucuna da at mıhı çakardık daha iyi dönsün isterdik topacımız zamanlar şimdiki gibi kurmalı satılan topaçlar yoktu. Okulun önündeki beton zeminde döndürür topaçlarımızı fazla beton yoktu köyde evlerin damı çoğu topraktandı topacımızı sayılı bir kaç beton zeminde döndürür eğlenirdik. Anılar ve hatıralarla dolu o günlerden çok uzaktayız bugün.

 

 

  Dilli düdük nedir bilir misiniz bilmiyorum ama bahar aylarında ağaçların uyanma zamanı özellikle söğüt ve kavak ağacından düdük yapardık.   Bu da biz çocukların kendi oyuncaklarımızı yaptığımız gibi kendi düdüğümüzü de kendimiz yapardık özellikle söğüt ağacından borazan ve düdük yapar kimin düdüğü iyi ötüyor diye üfler dururduk

 

Köy yerinde biz çocukların sabır ile beklediği Pazar günleriydi. O zamanlar herkesin evinde televizyon yoktu ve televizyonlar siyah beyazdı. Pazar günü televizyonu olan arkadaşın evinde toplanır film izlerdik o zamanlar Tarzan ve kovboy filmleri izlemek bir başka güzeldi. Şimdi o tür filmler eski tadı vermiyor.

 

Toplandığımız evde perdeleri kapatır eve ışığın gelmesini önlerdik biz sinemayı bilmezdik o gün  evde perdeler kapatılmış şekilde film izlemek bizim sinemamızdı. Amerikan yerlileri ve Amerikalı kovboylar arasında gecen savaş sahnelerini gözümüzü kırpmadan izlerdik.

 

Film izlerken herkes kendine bir film karakteri seçer film bitene kadar kimse kimseyle konuşmazdı. Film bittikten sonra filmin etkisiyle okulun bahçesine varır sevdiğimiz aklımızda kalan sahneleri orada canlandırırdık.

 

Beni en çok etkileyen Amerikan yerlilerinin attığı ok olurdu işte o günlere kendi ok ve yay yapmayı öğrendik. Köyde bol ağaç vardı o ağaçlardan baş parmak kalınlığında bir metreye yakın düzgün bir dal keser o dalı küçük budaklarını budar bir ucuna ip bağlar dalı biraz eğer ve ipin diğer ucundan dalın diğer ucuna bağlardık ve yayımız hazırdı.

 

Köyümüzün kenarından geçen öz dediğimiz akarsu kenarında yetişen bir tür bıtırak cinsi yetişir ve kalem kalınlığında dalları olan bu bıtırağın uzun ve düzgün dallarını keser ondan da ok yapardık.   Arkadaşlarla kimin oku uzağa gidecek diye yarış yapardık.   Her yarışta farklı biri kazanırdı. Hedef atışı yapamazdık çünkü attığımız oklar hiç düzgün gitmezdi.

 

 

pilav pişirmek

neşeli köy çocukları olarak  yıllar sonra gurbete gidip burada kendi yemeğimizi kendimiz yapıp afiyetle yiyeceğimizi hiç hesap etmediğimiz günlerdi o çocukluğumuzda yaptığımız yemek. Düğün pilavlarına özenir bizde pilav yemeği yapardık. 

Pilav için gerekli malzemeleri tek tek ayrı kağıtlara yazar kura çekerdik. Kura çektiğimiz kağıtlarda tencere kaşık ve yemek malzemeleri yazılı olurdu herkes kurayı çekerken tencerenin kendisine çıkmasını istemezdi bulgur salça yağ gibi şeyler çıkmasını isterdi. Neden tencerenin kendisine çıkmasını istemezdi çünkü pırıl pırıl gelen tencere simsiyah is içinde eve giderdi. 

Köye yakın çeşme başı ya da mahallede kuytu bir köşede taşlardan gelen tencerenin büyüklüğüne göre ocak yapardık. Herkes işin bir ucundan tutar kimi soğan doğrar kimi domatesleri yıkar kimi su getirirdi.

 

Pilavımız pişince tencereyi ortaya koyar besmele çeker ve afiyetle pilavı yerdik.

 

    

Nere de o eski piknikler. Biz köy çocuklarının yazın etkinliklerimizden biri de piknik yapmak.  Çocuklar olarak kendi aramızda belirli kurallar koyarak uyguladığımız bu piknik etkinliği neşe içinde geçer ve çok eğlenceli bir gün yaşamamıza sebep olurdu. Köyün dışında bir sürü piknik yapacağımız çeşmelerin olduğu o çeşmelerin yanında büyüyen kavak ve söğüt ağaçlarının gölgesinde yaz sıcağı bizi hiç rahatsız etmezdi.

 

Büyük ağaçların gölgesinde hafiften esen rüzgâr ve o ağaçların altın da piknik yapan neşeli köy çocukları. İşte o neşeli köy çocuklarından biride bendim. Sabah erken saatte buluşur erzakları mızı kontrol eder ve öyle yola çıkardık.

 

En son fırından taze pideleri alır yola koyulurduk gittiğimiz yere varmak öğleni bulurdu çünkü yolda çok oyalanırdık. Yolda giderken bir derede su ile oynar ya da bir çeşme başında mola verirdik dik yamaçlarda durur taş atma yarışı yapar kendimize çeşitli eğlenceler bulur oynardık o yüzden varacağımız yere varmak zaman alırdı.

 

Hiç unutmam yine pikniğe gittiğimiz bir yaz günüydü. Hazırlığımızı yapmış fırından taze pidelerimizi almış ve yola çıkmıştık. Âmâ fideler tehlikede idi babacan arkadaşımız her zaman eşeğe o binerdi tatbikî bütün erzaklar da eşeğin heybesinde.  Pideleri de eşeğin heybesine koyar babacana sıkı sıkı tembih ederdik pidelere dokunma diye. Babacanın huyunu biliyorduk biz piknik yerine varana kadar pidemiz kalmazdı.

 

Babacan pidelere dokunmasın diye sık sık kontrol etmemize rağmen pideleri ne ara mideye indirirdi anlamazdık. Bazen pide yerken yakalardık. Benim yediğim kadar size de vereyim der eşit olalım derdi ve herkese paylaştırırdı.  Ne yaparsak yapalım piknik alanına vardığımızda pide siz kalırdık.  İçimizde bulunan küçüklerden iki kişi seçer köye gönderirdik. Onların köye gidip gelmesi zaman alırdı ve gönderdiğimiz çocukların dönmesini dört gözle beklerdik.  Uzaktan çocuklar göründüğü zaman hemen masayı hazırlamaya başlar çocukların yanımıza kadar gelmesini bekler çocuklar gelince hep beraber yemeğimizi yerdik.

 

 Karnımız doyunca bize bir enerji gelir  kayaların üzerinde gezer ağaçlara tırmanırdık. Güneş ufka yaklaşınca köye gölge düşer  akşam vaktinin geldiğini anlar toparlanır köyün yolunu tutardık o yıllar köyün neşeli çocuklarıydık. Büyüdük her bir arkadaşımız farklı şehir ve ülkelere gitti bir kuş yuvası gibi dağıldık. O günleri unutmadık  ama bir daha o günleri yaşayamadık.

 

 

yonca sulamak

yonca hepimizin bildiği gün dönmesiyle bütün otların kuruduğu  on beş yada yirmi günde bir sulandığı için yemyeşil kalan ve senede üç yada dört sefer biçilen yonca uzun yıllar yaşayan, gerek yeşil ot gerekse kuru ot olarak değerlendirilebilen çok yıllık bir serin mevsim yem bitkisi türü. halk dilinde Şark yoncası veya Kaba yonca şeklinde de anılır. Yonca çok yıllık otsu bir bitkidir. Boyu 50–80 santimetredir. Derin bir kök sistemi vardır. Uygun koşullarda 8-10 metre derine gider. Etkili kök derinliği 120–180 santimetredir. Bu nedenle, anavatanı olan Orta Doğu bölgesinin şartları ile birebir özelliklere sahip olup, kuraklığa dayanıklıdır. Yonca önemli bir yem bitkisidir. Otlatılmaya da oldukça dayanıklıdır. Bu nedenle meraların ıslahında diğer bitkilerle karışıma giren ve meranın kalitesini arttıran bir bitkidir. Ahır besiciliğinde et ve özellikle süt verimini % 30’lara kadar artıran ve yem bitkileri içerisinde en çok besleyicilik değeri olan yoncada, içerisinde 10 kadar vitamin de vardır. Tetraploid genetik yapıya sahip bir bitkidir.

 

Genelde hasat edilerek hayvanlara yedirilir, daha ender olarak mera ortamında hayvanlara otlatılır. Köklerinde, diğer hayvan yemlerinde olduğu gibi, bitki bünyesindeki azot değerlerini artıran rhizobia gibi proteobakteriler bulunmaktadır. Bu bakteriler topraktaki azot miktarı ile sınırlı kalınmaksızın yüksek protein değerli bir besi kaynağı oluştururlar. Bu özellikleri nedeniyle etkin üretiminin bilimsel yöntemlerle geliştirilmesinde önemli ilerlemeler sağlanmış, üretiminde en yüksek verim düzeylerine ulaşılmıştır. Köyde yaşayanlar bilir. Köyde birçok kişi inek veya koyun besler ve herkesin genelde bir yonca tarlası vardır. Bizimde bir yonca tarlamız vardı. Daha verimli olması için sulanması gerekiyordu.

 

Özellikle yağmurlar bittikten sonra mayıs ayından sonra bağ bahçe ve yonca     tarlalarının sulanması gerekir. Tarlaları sulamak için sulama kanalından sorumlu yerel belediye tarafından görevlendirilmiş kişilerin sorumluluğunda sulama yapılır. Tarlasını bağını veya bahçesini sulayacak kişi önce imroğol dediğimiz sudan sorumlu kişiye gider su için sıraya yazılır.

Sırası gelen kişi sulama kanalından suyu alır ve tarlasını sular saat kaçta başladı ve kaçta bitti ise sulama işi  ücreti imroğole ödenir. Bazen su sırası gece saat ikide bile olabilir. Ben de bir kaç kez su sıramız o saatlerde denk geldiğinde el fenerleri ile tarlaya gider yoncalığımızı sulardım. Su sırasını bekleyenler genellikle su sulayan kişinin yanına gelir sulamanın bitmesini bekler imroğol de dahil mutlaka en az üç dört kişi suyun başında beklerler su sırasını kaçırmamak için. Su sırası bekleyenler bir yandan çay içip sohbet ederler ve o sohbetler çok keyifli olurdu.

 

Yılda üç veya dört kez biçilen yonca bir yere istiflenir eylül ayından sonra kara patos dediğimiz sap atma işlemi yapılır ve saman haline getirilir.

 

 Mahallemizde düğünler genelde yaz ayında  gurbetçilerin yoğun olduğu  haziran ve temmuz ayında yapılırdı. Düğünden günler öncesi düğün davetiyeleri dağıtılırdı. Düğün sahibinin evinde ummalı bir çalışma düğünden günler önce başlardı.

 

Düğün cuma günü davulcunun gelmesi ile başlar pazar günü öğlen vakti biter. Düğün bitince düğün sahibinin ikramı bulgur pilavı bütün köylünün katılımıyla afiyetle yenir. Bu pilav bildiğiniz pilavlara benzemez ve köyde bu pilavı kimse kaçırmak istemez çünkü çok lezzetli olur düğün pilavları. Köyümüzün en güzel adetlerinden birisidir. Düğünlerde, hacı dönüşlerinde verilir. En yaygını oğlunu evlendiren ailelerin pazar sabahı dökmüş oldukları yemektir. Evleri ve bahçeleri uygun olanlar bu yemek davetini evlerinin önünde verirler. Bazı parklar, bahçesi olan evler, okul bahçeleri de düğün pilavları için uygun alanlardandır. Yuvarlak masalara 8-12 kişilik gruplar halinde oturulur. Genellikle kadın/erkek ayrı yerde yemeklerini yer. Sofralarda yemekler tek bir tabaktan yenilir, kendi önüne tabak çeken ve ayrı tabak getirenler kınanır, bunun tek istisnası çocuğu olan anne/babalardır. Yemekli düğünleri içerisinde eşine az rastlanan, belki de uygulanış olarak en ilginç olan; aynı anda bütün konukları oturtacak sayıda sofra olmaması dolayısıyla, gruplar halinde ve sırayla yenen bir yemektir.

Bu sırada bekleme olayı genellikle sofra başında, oturan her kişinin arkasında ayakta durmak suretiyle gerçekleştirilir ve o an yemek sofrasında oturanlar için hafif çaplı bir suçluluk ve hızlı yeme dürtüsü uyandırır. bu durum her ne kadar düğün sahipleri ve hizmetle görevlendirilen kişilerce engellenmeye çalışılsa da insanlardaki “ya yemek kalmazsa” korkusu, bu çabayı sonuçsuz bırakır.düğünde bir görevli ağaç kaşık dağıtır. Biz küçükler kaşık alamadığımız için evden getirirdik kaşıklarımızı. Düğün pilavının bir özelliği de ağaç kaşık ile yenmesi.

Özvatan da yine bir pilav günü, yine bir düğün pilavı… sofraya yuvarlak masa şövalyeleri gibi kurulmuş yiyiciler, randımanlı  ve iştahlı bir şekilde önlerindeki pilavı öğütmektedirler… ansızın bir gümbürtü kopar… herkes döner bakar ve yere yuvarlanmış bir adam görür… amca, oturduğu tabureden düşmüştür… olayın ardından herkes yemeğe geri döner ve orada bulunan birisi şu manidar sözü söyler: “yan masada pilav çok çetin geçiyor herhalde…”

 

zırha kalesi maceraları

Zırha ve Harsanız Kaleleri, Kızılırmak kenarında yer alır. Burası ilçenin en eski yerleşim yerlerindendir. Kaleler Hititler döneminde yapılmıştır. Romalılar döneminde de savunma amaçlı kullanılmıştır. Burada Romalılar dönemine ait birçok kalıntılara rastlamak mümkündür. Kaleden kalma kalıntılar günümüze kadar varlığını korumuştur. Küçük çocukken gitmeye korktuğumuz uzaktan baktığımız hikayeleri ile biz çocukları korkutan bu yerlere arkadaşlarla gurup halinde giderdik. Kaleye girmeye cesaret edemezdik sadece dışarıdan izler renkli taşlar toplardık.

 

 

Mavi yeşil kırmızı her çeşidinden hemen hemen aynı ebatta kesilmiş taşlar küp şeklindeydi bazılarının yüzeyi sarıydı yani altın kaplama altın kaplama olduklarını sonradan öğrendik. Yağmurdan sonra toprak üstünde parlar bulunması kolay olurdu. Elimize bir sopa alır bir ucunu bıçak ile yontar sivriltir ve onunla toprağı kazar bulurduk taşları.

 

Bu taşlar o tarihlerde mozaik taşları olarak kullanılmış. O zamanlar resim yapanlar bu taşları kullanmış kim bilir o bulduğumuz taşlar hangi resmin bir parçasıydı. Mozaiğin tarihi antik çağlara uzanır. Mozaik; bir yüzeyin, farklı renklerdeki küçük parçacıkların yan yana getirilmesi yöntemiyle süslenmesi ve bu şekilde üretilmiş eserdir.

 

Avuç avuç topladığımız taşları bir çeşme başına gelince yıkar kuruturduk taşları yıkadıktan sonra tertemiz olur ve taşlar daha net bir görünüm kazanırdı. Kale önünü gölge bastımı akşam oluyor demekti ve köyün yolunu tutardık. Köye gittiğimiz güzergâh hep üzüm bağlarıydı köye gelene kadar mevsimine göre yol kenarındaki meyvelerden alır yerdik hava kararmadan köye dönerdik.

 

Köyümüzün yanından geçen Kızıl ırmağın yanında dik kayalarda girişi olan zırha kalesine giremezdik korkardık.

Kaleye çıkmak için tırmanmak gerekiyordu duyduğumuz hikayeler zaten biz çocukları korkutmuştu. Kimse tek başına gidemezdi kalenin yakınına.

Gelin biraz zırha kalesini tanıyalım.

 

İlçedeki en eski kalıntılar, Kızılırmak kenarında bulunan ve Hititlilere ait olduğu tahmin edilen Harsanız ve Zırha Kaleleridir. Hitit Uyarlığı döneminde bölgede madenci­lik ve ticaretle uğraşıldığı bilinmektedir. MÖ 430 yıllı civarında Zırha Kalesi roma topraklarına katılmıştır, dolayısıyla yörede Roma Uygarlığının izlerine de rastlamak mümkündür. Kayseri ansiklopedisi 121. Sayfasında zırha kalesi ve harsanos kalesi hakkında bilgi mevcuttur Etiler döneminde Kızılırmak üzerinde inşa edilen Zırha Kalesi, Kayseri’nin güneydoğu yönünde ve 65 kilometre uzağındadır. Özvatan ilçesi yakınında bulunan bu kale işlevini yitirerek terkedildiği için büyük ölçüde tahrip olmuştur. Hayalperest yerel define avcıları ve yabancı define avcılarının uğrak yeri olan harsanoz ve zırha kalesi büyük bir tahribata uğramıştır.Kültür varlıklarına saygısız kişiler tarafından tahrip edilen yapılar talan edilmiş ve yağmalanmıştır. Bu sadece Özvatan da değil maalesef ülke genelinde ciddi bir sorundur.

Can H Turhan  Saygılarımla

 

Şu hayatta müdahale edemediğimiz birçok olay vardır bunlardan biride zamandır. Çocukluğumda o kadar hayallerim vardı ve ben çocukken zaman benimle konuştu ve dedi ki hayallerin mi var bana bırak hayallerini. Zaman bana vermiş olduğu sözünü yıllar sonra tuttu ve birçok hayalim gerçek oldu. Seksenli ve doksanlı yıllar arasında köyden birçok arkadaşlar gittiler Avrupa’da yaşayan köydeki gurbetçilerimiz geride bıraktıkları aile bireylerini alıp Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın bir çok ülkesine gittiler. Avrupa’ya gidemeyenler de doksanlı yılların başından itibaren kayseri ye göç ettiler. Kayseri’ye  yerleşenlerin şehir hayatının cazibesini anlatınca  köyde yaşayan kadınların ilgisini çeken şehir hayatı köyden göçü hızlandırmıştır. Köyden Kayseri ye göç etmeyi hızlandıran bir çok unsur olmuştur.

 

Falan şehirde fabrikada işe girmiş aylığı var, apartmanda oturuyormuş, kaloriferliymiş evleri sıcacıkmış vs. bir sürü özentinin üstüne imrenmeler gelin kaynana arasının iyi olmaması köydeki günlük işler derken köy maalesef büyük bir göç verdi. Aslında göç edenlerin bilmedikleri bir şey vardı köy hayatının güzelliklerini hiçbir zaman görmemiş olmalarıydı. Sebzeleri taze taze yemekten tutunda birçok şeyden mahrum kaldılar.

 

İlk zamanlar lüks bir hayat yaşadıklarını sanan bu insanlar yavaş yavaş köyden gıda takviyesi almaya başladılar. Bulgurundan salçasına fasulyesinden yufkasına kadar köyde yaşayan anne ve babalarından gıda yardımı almak zorunda kaldılar ve bu yıllarca sürdü ve hala devam etmektedir. Ev kirası elektrik su çocukların okul mutfak masrafı derken yavaş yavaş geçim sıkıntısı Baş göstermeye başlasa da   özellikle kadınların köye dönmemek istememeleri nedeniyle dönmek isteyenler de dönememiştir.

 

 

İlerleyen yıllarda ülke ekonomisi ve geçim sıkıntısı yüzünden köyüne ziyarete gelemeyen köylülerimiz bile olmuştur okullardaki öğrenci yetersizliği okulların kapanmasına sebebiyet vermiş ve okullarımız kapanmıştır.   Çok üzücü.

 

Köyde yaşayan anne ve babaların da kış ayı geldiğinde çocuklarının yanına gidip kışı Kayseri de geçirmesi bir gelenek haline gelmiş olmasından dolayı köyde kış zamanı birkaç evin bacasından tüten duman çok üzücü bir görüntü oluşturmuştur. Ben köy hayatını hep sevdim ve halende seviyorum gece yarısı sessizliğinde sabah ezanının okunması insana huzur veriyor. Horozların ötmeye başlaması soba dumanı ve sobanın fırınında pişen çöreklerin kokusu aklımdan hiç çıkmıyor.

 

Kışı bir başka yazı bir başka güzel her mevsimi birbirinden güzel köyde yaşamak insanın ömrüne ömür katıyor.

SENSİZ GECE

Bu gece yine sensizlik var

Bir yalnızlık ki çöküyor üstüme

Denizdeki yakamoz da üşüyordur simdi

Benim üşüdüğüm gibi

Unutuyorum kendimi resmine bakarken

Asığım ben bu resmine

Duvarda asılı olsa da resmin.

Sensiz geçiyor bu gece sevdiğim

Tıpkı diğer geceler gibi

Şimdi sıcak mı soğuk mudur elin

Günler oldu elin elime değmedi

 

Seni beklesem de bu gece gelir diye

Biliyorum gelmeyeceksin sen yine

Bin bir umutla beklediğim geceler gibi

Bu gece de seni beklemem nafile

Bu soğuk sonbahar gecesin de

Ağaçlardan düşen yapraklar da

Esen soğuk rüzgârda hüzün var

Sevdiğim yağmur yağarken

Hüznü hissedebiliyorum

 

Hüzün dolu yüreğim ve sensizlik

Kuru hıçkırığımla ağladı iki gözüm

Hasretin sabrımı tüketiyor sevdiğim

Gel de bir yüzünü göreyim

Kadehimden her yudum içişim de

Hep kızdım bu kadersizliğime

 

Hiç sevmediğim adından bile hüzün duyduğum hüzün şiirlerini rabbim bana da nasip etti..

hüzün’ ‘hüzün ne kadarda ayrılıkları, hasretleri yakarıp ta yalvarmaları duanın duyulmadığı gibi..

evet derler ya yağmur ekip fırtına biçmek gibi..

hüzün yok oluşa hüzün. Kahroluşa hüzün..

sevgiyi bulup ‘ta kaybedenlerin ummaların ve gidip te dönmemelerin içine sinmiş bir  terk edilmişliktir  HÜZÜN

24 Kasım 2009 Salı

 

yaşanmış anılar

Our Visitor

000688
Users Today : 0
Views Today :
Views This Year : 1614
instagram default popup image round
Follow Me
502k 100k 3 month ago
Share
Translate »
error: Content is protected !!
Scroll to Top